Gizemli Fransız yazar — başka türü var mı? — Lucile Hadžihalilović (Earwig, Evolution) gerçeklik ve korku arasındaki ince çizgide duran sanat filmi yapımlarıyla tanınıyor. Neyse ki, onun en son filmi en erişilebilir olanı. Ama bu onun ana akım olduğu anlamına gelmiyor.İşte Swan Lakeı temel alan Black Swan gibi, Hadžihalilović ve yardımcı yazar Geoff Cox, Karla Periyi kullanarak büyü ve kaybolmuş masumiyetin yeni bir hikayesini çerçeveleyip anlatıyor.

Yetimhane evinde Jeanne (Clara Pacini), genç bir arkadaşıyla birlikte kitap okurken dünyaları yavaşça değişir. Kaçtıktan sonra buzun üzerine düşer ve başını vurur; bu an, filmin rüzgâra karşı duran özünü işaret eder. Ardından Karla Peri uyarlamasının çekimlerine rastlar — gerçek ile kurmaca arasındaki ince ama büyülü an — ve yıldız Cristina (Marion Cotillard) Jeanne’i kendi imgesine dönüştürmeye başlar. Bu dönüştürme, sanki daha önce duymuşsunuz gibi bir yatak odası masalıyla dolu, halihazırda belirlenmiş gibi hissedilir. Bu, bizi Lynch tarzı soyutlamaların ve rüya benzeri sahnelerin olduğu bir noktaya taşır.
Çoğu izleyici için hız bu tür anlatılarda yavaşlatıcı olabilir; ancak Cotillard’ın hükmedici ve alışılmadık derecede acımasız Cristina karakteri, izleyiciyi büyüleyici bir gerilimin merkezine çeker. Pacini’nin ifadeleri ise o kadar etkileyicidir ki Jeanne’in ait olma ihtiyacı, adeta görünmez bir ağıt gibi hissettirir. Hadžihalilović’in partneri olarak anılan Gaspar Noé, kısa bir rol alırken kendi özgün mizahını ve görsel dilini projeye akıtır; bu da filmin atmosferini zenginleştiren bir dokunuş olur.
Bir dünyanın inşası üzerine kurulu bir film olarak, bu çalışma karanlık büyülerle dolu bir müzikle ve Jeanne’i film içindeki filme çekerek kurduğu kusursuz özel efektlerle izleyiciyi içine çeker. Yoksa bu bir rüya içinde rüya mı? Bu sorunun cevabı, izleyici için sürekli belirsizliğini korur. Masal sembolizmiyle beslenen yapıda, parlayan mücevherler, uyuyan güzeller ve kar üstünde akan kanlar, yalnızca estetik birer motif değildir; onları izlerken Jeanne’in kimlik arayışına dair ipuçları daha belirginleşir.
İzleyiciye sunulan bu dünyanın kapılarını aralamak için iki katmanlı bir okuma önerilir: Jeannenin hayran olduğu buz pateni kızından Bianca’nın adını ödünç alması, ve film setinde bir yer tutması; sanki Cristina’nın annesi yerine geçmesi gibi bir simgesel devralım. Fransızca’da glace kelimesinin hem “buz” hem de “ayna” anlamına gelmesi, bu çift anlamlılığı pekiştirir; Jeanne aynadan geçip hayal dünyasına adım attığında, gerçeklik ile kurmaca arasındaki uçurum giderek incelir. Burada izleyici, her sahnede yeni bir ipucu ararken, büyü ve rüyalar arasındaki sınırın daima bulanıklaştığını fark eder.
İlk bakışta bilinen bir masal varyasyonu gibi görünse de Hadžihalilović, bu filmi kendi benzersiz dilinde yeniden inşa eder. Buzun üzerinde kırılan sessizlikler, ışığın ve gölgelerin dansı, Jeanne’in bedeninde yeniden yaşam bulan simgelerle birleşir. Sadece bir uyarlama değil, gerçeklik ile kurmacanın arasındaki oyunun kendisi bir karakter haline gelir; Cristina’nın sözleri ve bakışları, Jeanne’in içsel dönüşümünü yönlendiren görünür ve görünmez bir rehber olarak hareket eder.
Sonuç olarak, bu film, geleneksel masal anlatılarının ötesine geçerek psikolojik bir drama ve görsel bir tablo olarak hayat bulur. İkilemler, kimlik arayışı ve güç dinamikleri üzerindeki ince işçilik, izleyiciyi sessizce düşündürürken, aynı anda büyüleyici bir görsel deneyim sunar. Eğer siz de gerçekle kurmacanın köprüleri üzerinden gezmeyi seviyorsanız, bu yapıt sizin için unutulmaz bir keşif olabilir.
